0:00Cemil Meriç, Türk düşünce dünyasının belki de en aykırı, en cesur seslerinden biri. Onun en büyük derdi neydi biliyor musunuz? Kendi toplumunun aydınları. Peki neden onları bir mağarada duvardaki gölgeleri gerçek sanan esirlere benzetiyordu? İşte şimdi Merich'in bu metaforik mağarasından çıkış yolculuğunu hep birlikte adım adım takip edeceğiz. İşte bütün hikaye bu alıntıyla başlıyor. Platon'dan alınan bu meşhur mağara metaforu var ya aslında Meri'in bütün düşünce dünyasının anahtarı. Düşünsenize bir tutsak mağaradan güneşe çıkarılıyor ama gözleri kamaşıyor ve gerçek nesnelerin hiçbirini seçemiyor. Meriç'e göre Türk aydınlığın trajedisi tam olarak buydu işte. Gerçeğin ışığına çıktığı anda körleşmek. O zaman gelin ilk olarak sorunun tam kalbine inelim.
0:50Neydi bu mağara ve onun gölgeleri? Meri'in teşhisine göre aydınımız aslında farkında bile olmadan zincirlenmiş bir esirdi. Peki bu mağara ve gölgeler ne anlama geliyor? Meriç için mağara kendi tarihinden, kültüründen yani kendi irfanından kopmuş bir toplum demekti. Duvara yansıyan o gölgeler neydi peki? Onlar da batıdan hiç sorgulanmadan alınan, taklit edilen, bu topraklara ait olmayan fikirlerdi. Ve aydınımız da gerçeğin kendisiyle değil, işte bu gölgelerle oyalanıp duruyordu. Peki bu Aydın'ı mağarada esir tutan zincirler neydi? Meriç'e göre ilk ve en önemli zincir düşüncenin ta kendisinin hammaddesi olan dilde yani kelimeler üzerinde verilen o büyük savaşta gizliydi. Cemil Meriç için dil adeta bir kimlik savaşının meydanıydı. Şimdi bu slaytta gördüğümüz gibi kavga aslında
1:44iki cephede yaşanıyordu. Bir tarafta dili yabancı kelimelerden temizlemeye çalışan tasfiyecilik, diğer taraftaya dillerin birbirinden kelime almasının yani iktibasın doğal ve hatta bir zenginlik olduğunu savunanlar. Meri'e göre bu basit bir kelime seçimi falan değil. Kökleriyle ve geleceğiyle bir medeniyetin yol ayrımıydı. Miri iktibasın yani kelime alışverişinin gücünü göstermek için Hüseyin Kazım Kadri'den bu müthiş örneği aktarıyor. Düşünün Fars edebiyatının en çok taklit edilen ismi Arapça kelimelerden kaçan Firdevsi değil, onları dilin doğal akışına katan sadi oluyor. Bu aslında tasfiyeciliğin ne kadar yapay ve anlamsız bir çaba olduğunun da kanıtı.
2:27Dili arındırmaya çalışmak onu zayıflatmaktan başka hiçbir işe yaramaz. İşte dil üzerindeki bu kavga ve kimlik bunalımı sahneye çok trajik bir figür çıkarıyordu. Yabancılaşmış Aydın. Meri bu aydın tipini çok özel bir kavramla müstakrip portresiyle resmetti. İşte Meric'in aydın eleştirisinin tam merkezindeki kavram müstagrip. Kelime anlamı batılılaşan demek olsa da Meriç'in anlamı çok daha derin. Kendi kültürüne yabancılaşmış ama hiçbir zaman tam olarak batılı da olamayan yani iki dünya arasında sıkışıp kalmış Arafta bir Aydın tipi bu. Meritç'in bu sorusu Aydın'ın yaşadığı kimlik krizinin ne kadar derin olduğunu tokat gibi yüzümüze çarpıyor. Köklerinden kopan bu aydınlar kafilesi nereye aitti? Kimi temsil ediyordu? İşte bu cevabı olmayan trajik bir soruydu. Şu cümle o kopukluğu ne
3:25kadar da güzel özetliyor değil mi? Aydın adeta kendi kendine bir oyun sahneliyordu. Sahne batıdan alınmaydı. Sözler yabancıydı. Ve en acısı neydi biliyor musunuz? Asıl seyirci olması gereken halk bu oyunu izlemiyordu bile. Ve Aydın'ın bütün trajedisi işte bu soruda düğümleniyordu. Doğu mu batı mı? Ama Meri'e göre bu sorulabilecek en yanlış, en verimsiz soruydu. Çünkü asıl mesele birini seçmek değildi ki. Mesele ikisini de aşan bir senteze ulaşmaktı.
3:56Peki bu yanlış sorudan ve karanlık mağaradan nasıl çıkılacak? Meri'in çözümü tarihe uzanan sağlam bir köprü inşa etmekti. Bu yol bir tarafı seçmek değil, kopan o değerli bağları yeniden kurmaktı. Ve işte mağaranın dışındaki o gerçek ışığın adı İrfan. Bu sadece ansiklopedik bilgi demek değildi. Çok daha fazlasıydı. Bir medeniyetin ruhuydu. Ortak tecrübesi, sezgisi, ahlakı, sanatı, kısacası her şeyiydi. Aydın'ın ulaşması gereken asıl gerçeklik o güneş ışığı tam olarak buydu. Yani Meri'in çözümü ne batıyı toptan reddetmekti ne de geçmişe körü körüne dönmek. Önemli olan kendi medeniyet birikiminin yani irfanın üzerine sağlamca basarak batıyı da anlamak ve yepyeni bir sentez oluşturmaktı. Gerçek aydınlanma ancak bu şekilde mümkündü.
4:53Bu söz aslında her şeyi özetliyor. Kültür tepeden inme kararlarla bugün alınıp yarın uygulanan emirlerle yaratılamaz. O organik, köklü ve yaşayan bir bütündür. Onu yok saymak sadece ve sadece yabancılaşma yaratır. Ama durun. Mağaradan çıkan, İrfan'ın ışığıyla aydınlanan Aydın'ın yolculuğu burada bitmiyor. Hayır, asıl şimdi anlatımızın doruk noktasında onun en büyük görevi başlıyor. Nöbetçinin feryadı. Çünkü gerçeği görmek bir son değil, bir başlangıçtır. Mağaradan çıkan aydın artık bir sorumluluk sahibidir. Geri dönmek, mağaradaki diğer insanları uyarmak ve onların zincirlerini kırmak.
5:33Bu kutsal bir vazifeye davettir. İşte gerçek Aydın'ın Meriç'in deyişiyle o kuledeki nöbetçinin görevi budur. O artık sadece kendisi için aydınlanmış değildir. Çağının vicdanı olmak zorundadır. Sahte duvarları yıkmalı ve en temel vazifesi olan düşünme eylemini her ne pahasına olursa olsun sürdürmelidir. Ve son olarak Merić'in kendi misyonunu özetleyen bu dokunaklı sözleri, onun bütün kavgası, bütün mücadelesi aslında bu sevgi ve kelimeden örülmüş köprüyü kurabilmek için de geçmişle gelecek yarasında, doğu ile batı arasında ve en önemlisi Aydın ile halk arasında bir köprü. Cemil Meriç kendi çağının mağarasını ve gölgelerini bize gösterdi.
6:16Peki ya biz? Bugün bizi esir alan, bizi kendi gerçekliğimizden koparan modern mağaralarımız nerede? Hangi parlak gölgeleri gerçek sanıyoruz? Belki de Meriç'in bu yolculuğu asıl bu soruyu kendimize sormamız için bir davettir.